Site Rengi

DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya 26°C
Parçalı Bulutlu




geyve nöbetçi eczaneler







Ver elini Akıncı Vadisi, ver elini Beşiktaş Deresi

İrfan Özdilek Nişancık
İrfan Özdilek Nişancık kimdir? 20 Ocak 1963 yılında Adapazarı Serdivan'da doğan Nişancık, ilk ve ortaokulu Mithatpaşa Okulu'nda, liseyi Adapazarı Endüstri Meslek Lisesi'nde okudu. İrfan Özdilek Nişancık, İ.T.Ü. Sakarya Meslek Yüksek Okulu İnşaat Bölümü'nden mezun olduktan sonra, 1984 yılında Adapazarı Belediyesi'nde memuriyete başladı. 23 Ocak 2013 tarihinde Sakarya İl Özel İdaresi'nden emekli olan Nişancık, 1985 yılından beri Sakarya Yerel Tarihi üzerine araştırmalar yapıyor.
17.10.2016
332
A+
A-

Ver elini Akıncı Vadisi, ver elini Beşiktaş Deresi

irfan nişancık yazıyorUzaklardan çok uzaklardan köpek sesleri geliyor. Hani şu Orhan Veli’nin malum şiirinde bahsettiği “…Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları, Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü-sürü, çığlık-çığlık. Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları” mısraları gibi; şaire şairliğini hatırlatacak tarzdan köpek sesleri. Köpek sesleri… Evet, evet köpek sesleri. Günümüz şairlerinden Yavuz İrget’in şiirinde bir gramofon markasına atfı yapılan “Alafranga hayat hüzün yüklü/Gramofon /“sahibinin sesi köpekmarkadan çıkan köpek sesi değil/ şarkının sesi/Yakamozla adı emek olan bir sandal / Sürüklenir adalara, aşı boyalı uzak yalıdan” misali köpek sesler. İleri de bir traktör, salmış geliyor, toz duman. Sarmış yolu.

Bugün programım yok. Farklı yaşamak istiyorum. Çok değişik bir gün olsun istiyorum. İşte bu nedenle arabama bindim, vites boşa, kontak aç, araç çalıştır, vites, debriyaj-gaz, sola sinyal, Hızırtepe Kavşağı, Dörtyol, Tank Palet, Aşağı-Yukarı Kirazca, Karaçam, Doğançay derken bir yirmi dakika sonra Akıncı Köyü kavşağında aldım soluğu. Arabayı park edip, yaya yolu sarmam on dakika. Hadi bakalım vira Bismillah…

Akıncı Yolu’a revan oldu İrfan. Sakar’ı ve Devlet Karayolu’nu sağıma alarak tırmanmaya başladım. Sağımda Kıran Sırtı var. Bu noktada bölgenin “Gergi Düzü” olarak anılan mevkiindeyim. Evler var sağlı-sollu. Evlerin bahçelerinde tavuklar, horozlar geçişi var adeta. Sesleri de çabası. Önümden bir kedi geçiyor, sarı beyazlı arkasından da siyah-beyazlı ve yanında grili bir ikinci-üçüncü kedi.

Uzaklardan çok uzaklardan köpek sesleri geliyor. Hani şu Orhan Veli’nin malum şiirinde bahsettiği “…Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları, Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü-sürü, çığlık-çığlık. Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları”mısraları gibi; şaire şairliğini hatırlatacak tarzdan köpek sesleri. Köpek sesleri… Evet, evet köpek sesleri. Günümüz şairlerinden Yavuz İrget’in şiirinde bir gramofon markasına atfı yapılan “Alafranga hayat hüzün yüklü/Gramofon /“sahibinin sesi köpekmarkadan çıkan köpek sesi değil/ şarkının sesi/Yakamozla adı emek olan bir sandal / Sürüklenir adalara, aşı boyalı uzak yalıdan” misali köpek sesler. İleri de bir traktör, salmış geliyor, toz duman. Sarmış yolu.  Sağımda kuşbakışı Geyve Boğazı, Beşiktaş Deresi Vadisi, ağaçlar… Ihlamurlar, meşe, akçaağaç, kızılağaç ne dersen de ne yazarsan yaz… O misal… Ağaçlar. Alabildiğince yemyeşil. Yeşilin her tonu, her rengi ve her zevke göre olanı mevcut.

Aşağılardan su sesleri, şelalelerden gelen sesler. Yükseklerden akan suların sesleri. Aman Allah’ım, musikinin doyumsuzluğuna bakın. Yakınımda kuş sesleri, doğanın cazibeli çekiciliği ve bir on beş dakikalık yürüyüş sonrasında gelinen Kadirler Mahallesi. Kadirler Mahallesi benim önemsediğim “Çamur Düğünü” nün anavatanı. Evet, “Çamur Düğünü”. Öyle-böyle bir şey değil. Sordum, dinledim ki; böyle bir geleneksellik yok. Bir kere yapılmış bir şey. Sordular nereden duydun diye. 2006 senesi mayıs ayının sonları olsa gerek bir tanıdık ağabey bu köye düğüne gittiğinde görmüş o anlatmıştı. Çamur Düğününde insanlar yerel müzikleri ve klarnet, cümbüş ve davul eşliğinde karşılıklı ve birbirleri ile yaktıkları odun ateşinin etrafında naralar atarak çamurda kavga eder gibi görünüp yuvarlanıyorlar. Genci-ihtiyarı, ellerinde tahta kaşıklar ile hem oynuyorlar hem de çamurda birbirlerini alaşağı ediyorlar. Eşi ve benzeri dünyada hiçbir yerde yok. Dünya da tek inanın buna.  Gerçi ben gittiğimde böyle bir düğün yoktu ancak şimdi var mıdır, yok mudur bilmem. Bakındım, böyle bir şey dünyada festival olarak Güney Kore’de var. Güney Kore’nin Boryeong şehrinde düzenlenen Çamur Festivali, her yıl temmuz ayının ikinci veya üçüncü haftasında başlar ve bir hafta boyunca devam ediyormuş. Şehrin çeşitli yerlerinden toplanan çamurlar “Daecheon Sahili “ne getirildikten sonra burada bir alan oluşturulur. Gerekli çamur toplandıktan sonra sahile kurulan sahne ve kolonların ardından festival alanı hazırlanmış olur. Tüm dünyanın bildiği ve yakından ilgilendiği Çamur Festivali’nin ünü köklü tarihine dayanmaz. Sanılanın aksine festival yakın geçmişte düzenlenmeye başlanmış ve kısa sürede çok sayıda insanın dikkatini çekmeyi başarmıştır.  İlki 1998 yılında düzenlenen Çamur Festivali’nin amacı “Boryeong ’un Meşhur Çamuru” nu tüm dünyaya tanıtmak ve bu çamuru içeren kozmetik ürünlerinin satışını artırmak. Demek, “Kadirler Çamuru” da böyle meşhur olmaya aday bir çamur. Olayın hâsılı bu.

Tam bu nokta da “Akıncı Köyü” nün eski adından bahsetmek isterim. Köyün adı T.C. Dâhiliye Vekâleti tarafından basılmış 1928 basım yılı tarihli “Son Taksimat Mülkiyede Köylerimizin Adları isimli kaynakta “Şükre”, Ömer Lütfi BARKAN tarafından 1982 yılında kaleme alınan “1521 Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri” isimli kitapta da adı “Çökre” ve “Çükre kebir ve Sagir” olarak anılmaktadır. Diğer tanımlamasını vermeden önce iki tanımlamasından ilkini vermek istiyorum. “Şükre ya da Şükre”. Şükre, Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğündeki anlamı ile “su tası” demek. Bir diğer tanımlaması da Kürtçe Sözlükte yer alan ifadesi ile “küçük baraj”. Bölge her iki tanımlamaya da uygun coğrafya yapısına sahip. Yani hem baraja yatkın hem de su taslığına. Bir de “Çöğre” var. O da fıstık familyasından bir çalı türü. Sakız ağacıgillerden Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne özgü bir yaprak döken. Çöğre’nin bir diğer adı da “melengiç”. Antalya’nın Manavgat ve Akseki ilçelerine has bir adlandırması melengicin, “sakızlak”ta denilmektedir. Antalya Anamurlu Şair Barış Erdoğan’ın “Harmanda Savrulan Buğdayım” isimli şiirinde “Çökre, yol gösteren ışık” anlamında kullanılmakta. Bakın nasıl geçiyor o şiirin mısraları arasında. “Hangimiz ışığına kördür / hüznün Çökre zamanlarında / beden güneş kesilir aşkla…” Kim bilir belki de Türkçenin süreksiz sert sessizlerinin yumuşaması kuralının son halidir “şükre”.

Bak bu dediğim daha bir doğru gibi. “Çöğre” bir çalı türü, “şükre” su tası olduğuna göre “şükre”nin ilk halinin “Çökre” olduğuna daha yatkınım. Bu benim yatkınlığım tabii ki. Kuralda p,ç,t ve k harfleri yumuşayınca b, c,d,k oluyor; öyle değil mi? Yani “Çöğre” “Çökre” haline dönüşebiliyor. “Çökre” de Anamur Yöresinin yerel tatlarından “Un Helvası”nın yapımında kullanılan fıstık yağının beklemiş halinde dibe çöken kısmının adıdır. Ömer Lütfi BARKAN tarafından 1982 yılında kaleme alınan “1521 Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri” isimli kitabın 496.sayfasında adı “Çökre” ve “Çükre kebir ve sagir” olarak anılır demiştik ya onu da açalım isterseniz.

Köyden bu kaynakta Dr. Vedat Turgut tarafından yapılan “XVI. Yüzyılda Tahrir Defterlerine Göre Hüdavendigar ve Sultanönü Sancaklarında Abdalan-ı Rum” başlıklı incelemede şöyle bahsedilir. “Gökbaşlı Abdal Zaviyesi; Akhisar’ın Çökre-i Sagir köyü iki hisse olup, evvelde Gökbaşlı Abdal’ın vefatından sonra Dedebali ve evladından Mevlana Kasım tarafından tasarruf edilen karye, Sakarya Köprüsü’ne hizmet için avarızdan muaf ve müsellem tutulmuştur. Son olarak İbrahim Çelebi tarafından tasarruf edilen karyenin hâsılı 1070 akçadan 1300 akçaya, nüfusu ise 11 hane ve 5 mücerretten müteşekkil 16 neferden, 13 hane ve 21 mücerretten oluşan 34 nefere yükselmiştir.” Buradan şunu anlıyoruz; bugünkü Akıncı Köyü, Osmanlı’nın Köprücü Köylerinden biri. Mücerret, Osmanlı’da 20 yaşına gelmiş ve hala baba evinde yaşayan bekâr çiftçilerden alınan vergi olarak bilinmektedir. Evet; konuyu dağıttığımı saymıyorum ama bahsetmek istediğim, Akıncının Devr-i Osmanlı’da köprü inşa edenlerin yaşadığı ya da ikametine açılan köy olduğu. Belgede kastedilen “Sakarya Köprüsü”, Geyve Boğazı’nın girişinde bulunan Demiryolu Köprüsü olup o dönemdeki adı “Balabanlı Köprüsü” dür. Balabanlı Köprüsü ile ilgili olarak Sultan II. Abdülhamit Han ile ilgili bir başka konuyu bu köprü ile ilgili hazırlamakta olduğum bir yazıda ayrıca bahsedeceğim. “Kadirler Mahallesi” ile ilgili yazdıklarım şimdilik bu kadar olacak…

Tırmanmaya devam bu arada susadım ve çantamı açtım, bir şişe su çıkarttım. Halis muhlis Göl Suyu. Sapanca’nın suyundan, arıtılmış en hasından. Hem de 32 Evlerde bulunan arıtmadan, arıtması Culligan. Culligan su arıtma sistemleri üzerine dehşet bir AR-GE’ ye sahip Amerikan firması. 1930’lu yılların başında Amerika’da kurulmuş. Bizim 32 Evlerde ki arıtma onun eseri. Sarı-sarı tanklarda yapılan su arıtılması şehre gitmekte. Güvenilir sitem, şişelenmiş ambalajlı sulara taş çıkartır, derece de kaliteli kılıyor suyu. Bir solukta bir 0,5 lik hop gümbüldek mideye… Utanmasam ikinciyi içeceğim. Kalktım yola devam…

Ter hak getire güneş tepemde saat olmuş, öğlenin 13’leri. Bir yılan geçiyor önümden, küçük canım kırk santim var-yok. Cinsini bilirim de bilmem. Bilirim, evimiz Çark kenarında suyundan karasına hemen-hemen çok basit tanımlı bütün yılanları tanırım ama oluyor bir on sene kendimi yılan konusunda yenilememişim. Eğer yanılmıyorsam “çukur yılanı”. Daha yavru, başının hemen alt kısmında bir çukur bulunur, bu tür yılanlarda, yurdun hemen her yerinde vardır da. Nerede ise “ulusal yılan” türüdür. Yılanlar hakkında pek ukalalık etmek istemem. Herkes işini yapmalı fikrinde olanlardanım. Zaten o da anladı benim ona ukalalık yapmayacağımı aldı başını gitti, aşağılara bir yere doğru. Yürüdüğüm yerde önceden oluşmuş bir heyelan var, onun altına girdi, sanki beni fark etmedi, gibi. Zaten onların hedefleri kertenkeleler ve böcekler. Sonra bir tosbağa gördüm, bakın kaplumbağa değil. Kaplumbağa ilke tosbağa farklı canlılar. Aslında tür olarak aynı türden ama benzemezler, sanki birbirlerine. Solda Kuzkaya Mahallesi’nin evlerini ve okulunu geçtim gittim. Okulda öğrenci yok, taşımalıya takılanlardan olsa gerek. Kuzkaya’dan yukarılara çok yukarılara baktığımda gördüğüm iki tepe vardı, bakındım kaynaklarda adları geçiyor.  Gidiş yönünde solumun hemen solunda kalanı 687 metre rakımlı “Kavacık Tepe” onun ilerisinde kalanda “Akkaya Tepesi”. Kavacık Tepe’de olmayan yalçın kayalar Akkaya Tepesi’nde bir haylice fazla. Onların mükemmelliğini “Geyve’nin Kayaları” başlıklı yazıma saklıyorum. Kuzkaya’nın bir üç yüz metre sonrasında “Kırcalar Mahallesi” kurulu. İlk virajı bir sırt, adını Kırcalardan çıkarken denk geldi birine sordum, “Karaçamlık Sırtı” dedi. Karaçamlık Sırtını takiben Kırcalardan Dereköy’e geçmek kolay oldu, yarı yolda mezarlık başladı zaten. Yolda yürürken mezar taşı okuyarak geçti beş-on dakikam. Dereköy ’ün Sapanca taraflarında tepede görünen yerleşim yeri Hacılar Mahallesi. Hacılar deniz seviyesinden 500 metre rakıma sahip yerleşim yeri. Oraya geçemedim, uzak kaldı zaten önümde bir menfez vardı, altından da bir cılız dere akmakta.

Aşağıda Akıncı girişinde bahsettikleri “Meçli Deresi” bu olsa gerek. Önce sola sonra şiddetli bir 45 derece kavşakla sağa dönüş ardından karşınıza çıkan tepenin adı “Kiremitçi Tepesi’dir. Ormancı bir dostum var, adı Vedat. Ona sordum o söyledi bu tepenin adını. Deniz seviyesinden yüksekliği 460 metrelerde falanmış. Navi yoktu elimde ölçemedim, olsa da ölçecek mecal yoktu zaten. Şair bir dostum var, Meriç isimli soyadı da Döleneken. O çok yorulunca şöyle der. “mecalim kalmadı…/gülümsemekten öteye /mecalim kalmadı” İşte aynen öyle bir durumla baş başa kalmışım ve gülümsemekten başka mecalim kalmamış.

Ya da şu satırlar derdimi anlatmaya yeter sanırım. Mecalim kalmadı gayrı yazmaya / var gerisini sen anla! Bir iki yüz elli metre daha yürüdükten sonra geldiğim yer “Hocalar Mahallesi” idi. Hocalarda 15 ev yok. Ama olcek gibi de değil hani-yani. Tepelerde bayağı bir tepelerde dediğime bakmayın kuş uçuşu 300 metrelerde de bir tepe daha var, onu da Vedat’a sordum onun içinde “Taslakçı Tepesi” dedi. Onun ardındaki yerlere “Kömürcüyolu” denirmiş ki orada bir devirde kömür çıktı rivayeti anlatılırmış, ormancılar arasında. Kömür Madenine kömür için giden iki kardeş varmış, onlar ormanda gidip geldikleri yolu kaybolmamak için ilk zamanlarda kömür taneleri ile donatırmış hava kararmadan dönerler kaldıkları barakaya gelirlermiş. Bu yola ormancılar isim vermişler, “Kömürcüyolu” isminin oradan geldiği söylenirmiş. Var bu hikâye dilden dile dolaşalı bir iki yüz yıl derdi. Devamında da 1073 metre zirvesi ile “Kocatepe bulunur” diye söyledi. Yok, ben Kocatepe’ye kadar gitmedim. Hocalarda kaldım… Köpek sesleri altında akşamın beşine doğru aldım halis Göl Suyumu, patates haşlamama ve de yumurtama azık ederek. “Seyreyledim yeşilin her tonunu…”  Gördünüz mü nasıl bağladım gezi yazısının sonunu…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.